10 Ağustos 2010 Salı


Sesi duyulan mı?
Sesi duyulmak istenen mi?
Yoksa sesi hiç çıkamayan mı?
Hangisisin?
Cevap ver...
Korkuyormusun hala?
Neden?
Sesini duyuramadığın için mi?
Sesi duyulmak istenen olamadığın için mi?
Yoksa hala sesi çıkmayan biri olmaya devam ettiğin için mi?
Korkma denir, üzülme?
Teselli???
Etmeyeceğim,demeyeceğim....
Kork...

13 Haziran 2010 Pazar

Anları olmalı insanın



---Küstün mü?
---Küstüm...
---Ama sen artık büyüdün.
---Taşıyamıyorum çok ağır yükün.
--Sana verdiklerim çok ağır değil hadi topla büzdüğün dudaklarını ve devam et büyümeye
---Hayır ,dedi çocuk omzundakileri bırakıp yere,
elleri cebinde,arkasını dönüp ayakkabısının önüne gelen çakılları tekmelemeden önce.
---Gidiyorum. dedi
her küstüklerinde yaptığı gibi.
Biliyordu her ikiside geri döneceğini.
Ama gitti...
Yine geldiği yolların kenarlarına bıraktığı anları toparlamalı
Yine parçalanıp dağıldığı kırıkların parçalarıyla kanatmalıydı parmak uçlarını.
Sonra sevdiği anlarıyla sarıp sarmalamalıydı.
Biraz daha kalmalıydı.
Acıtsada canını gülümsedi ya hatırlayacağı anları olmasaydı?
Büyümeye küstüğünde barışacağı sığınacağı eski zamanları,
acısını bile sevdiği anları,
hiç geçmeyecek olan büyüme sancıları.
Anıları olmalı insanın küçücük anlardan doğan kocaman anıları
ve sevmeli hem acısını hem tatlısını...
Cebine doldurduğu bir kaç parça ile geri döndü.
---Döndün
---Dönmeliydim
---Neden peki?
---Cebimdekiler,
gideceğimiz yoldaki anlara ait olduklarını, o hayallerden kopmuş olduklarını söylediler.
Biraz daha senle yürümeli,büyümeli,elimdeki anıları ait oldukları anlara götürmeliyim.
Yardım et te şu verdiklerini sırtıma tekrar yükleyeyim.

1 Haziran 2010 Salı



22 Mayıs 2010 Cumartesi

Düşlemeyi bıraktım..
Bağırmayı da..
Ağlamayı da bıraktım..
Sigarayı bırakamadım..
Okumayı bıraktım..
Düşünmeyi bırakamadım ..
Uyumayı unuttum, yıkanmayı, kedilerimi sevmeyi, yemek yemeyi de..
Zaten mutfak leş gibi, izmaritlerle dolu tabaklar, saçlarımı kazıttım..
Kimseyle konuşacak birşeyim kalmadı..
bekliyorum...

11 Mayıs 2010 Salı

Muz sesleri

Uzun zaman olsa da bitireli ,hala gözümü kapattığımda karşımda Filipina
Oysa İstanbul da ya da Anadolu'nun herhangi bir tarafında olurum sanıyordum
Zeynep anlattığında, ben tam bana göre dediğimde
Elime aldığımda önce Beyrut'a Sonra Londra'ya arada dokunduğumda bana dokunan mektuplarla gidip gidip geldim 2009 ve 1982 li yıllar arasına.
Birbiriyle bağlantısız bambaşka iki hayat okuyorum sanıyordum
Doktor Hamza'dan şu satırlarını;
Filipina, benim güzel kızım,
Sana bir hikayeden başka verecek hiçbir şeyim yok.Eğer bir gün dünyaya niye geldiğine lanet edersen,eğer ben o gün orada olmazsam ,bil ki senin bir hikayen var.O kadar çok güzel insanın ölümünü gördüm ki,öğrendim .
Ne yaparsan yap sadece bir hikaye kalıyor geriye.Anlatınca yalan gibi,hiç olmamış gibi gelen.
******************************************
Bir kadının boynu en güzel cümlesidir.
Sessiz beyaz,uzayıp giden ama hep konuşan bir cümle.Annenin boynunun tarihini yazabilirm .Elinde kalaşnikofla ağırlıktan ve acıdan titrediği o geceki boynunu,ilk kez bana doğru uzandığı anı,bir sabah boynunun beyazlığıyla bana söz verdiğini,benden tek bir şey istediğini....
''Biliyor musun muzlar büyürken ses çıkarırlar
''Nasıl ne sesi?''
''İspatla o zaman''
''Nasıl ispatlayayım şimdi Ağustosta olur o sesler''
''O zaman geldiğinde bana göstereceksin,ama söz mü?''
''Söz''
***********
Sen doğdun sonra annenin boynu sen kokmaya başladı.
Adını annen koydu memleketini özlediği için.Gözlerini ben koydum yüzüne .Toprak rengi çümkü Filistin!
Annen çok yorulmuştu,bunalmıştı.Bir gün dışarı çıkmak istedi.Kızına doğru dürüst bir giysi almaya karar vermişti.Kamptan çıktı.
Gitti..........
Getirdiklerinde boynu parçalanmıştı.İsrail uçakları 17 Temmuz 1981 günü anneni öldürdü.
Filipina benim tatlı kıbbem ,
Ben annene ,onca zaman sadece bir tek söz verdim.
Sadece bir tane.
Onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim.
Muz seslerini dinleyecekti.
Ve Deniz'in
Eve dönüş yolunda Tunç sadece bir kez konuştu:
''Belki de Paris'e gitman ikimiz için de iyi olacak Deniz''
Deniz,upuzun karanlık kırlarda,saatine bakan bir tavşan gördüğünü sandı.Kafası yarılsa bile umrunda değildi.
Düşme istedi.
Başka bir dünyaya düşebilmek istedi .
bu satırlarını okuduğumda.
Oysa Doktor Hamza da,Flipina da,Deniz de
bomba sesleri altında çırpınan hikayeleri yakalamaya çalışıyorlamış MUZ SESLERİN den uzakta....

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Olsun...


Olsun...
Sesini duydum pencere kenarında
''Yapma, sırılsıklam olursun.'' dedim,
sesinle birlikte kokunu da duymak istediğimde.
Sırılsıklam oldum.
Olsun...
Köye dönüş yolunda,
''Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden yoksundur''yazılı ağaç tabela geldi gözümün önüne.
Sırılsıklam olurdum,
Yeşili en güzel tonuna boyamıştın,
gördüm,
sırılsıklam oldum.
Olsun...
İşte,
öyle,
olsunlu tavırlarım hoşuna gitmiş olacak ki şiddetini bir yana bırakıp ince parmaklarınla
yanaklarıma,dudaklarıma küçük küçük dokundun,
mutlu oldum.
En güzel kahverenginden bir papatya,
en güzel yeşilinden bir iğde çiçeği buldum,
koynuma koydum.
Her başımı eğdiğimde üzgünüm sandılar,
Oysa koynumdaki kokuyu içime çektikçe ben,
huzur buldum.
Başım önümde,
sırılsıklam
ama dudaklarımda bir tebessüm,
kesin deli sandılar.
Olsun...
Ben gözüm kapalı,içimde papatyalı iğde kokusu sırılsıklam mutluydum...

2 Mayıs 2010 Pazar

1984


Bu gün bir kitaptan söz edeceğim .
2003 te Erzurum 'dan aldığım bir kitap.3 katlı çok tatlı bir kitap sarayıydı,
adı buydu..:) :)
ilk iki katı kitap,kitap,kitap en üst katı kahveni içip dışarıda yağan lapa lapa kar ı
seyrederek kitabına göz atabilecegın
bir kafeydi,cafe mi yazmalıydım yoksa:)
Her Erzurum'a gittiğimde uğramadan gelmeyeceğim tek yerdi.
Gelelim kitabımıza
1984 ''GEORGE ORWELL''
Yazdıgım satırlar bakalım size neleri hatırlatacak..
1984 George Orwell in ömrünün son günlerinde yayımlayabıldıgı bir baş yapıttır.
Bu romanında ;20.yy da Avrupa'nın Rusya,İngiltere ve Amerika tarafından yutulması sonucu
ortaya çıkan üç süper devletin ve ideolojılerinin toplumlara egemen olduğu bir dünya sisitemini konu alır..
Okyanusya'da merkezi bir partinin yönetimi altında her şeyin bütünüyle devlete ait olduğu her türlü aykırılığın yok edildiği,
tüm dünya terihinin resmi ideolojinin çarpıtmalarıyla yeniden yazıldığı
belleksiz ve muhalefetsiz bir toplumda hiç bir umut ve çıkış yolunun kalmadığı
kötümser bir geleceğin düşüncesini ortaya koyar..
Özel hayatın mahremiyeti diye bir şeyin olmadıgı sıradan yurttaşlar gibi,
tüm iktidar partisi üyelerinin dahi yataklarından yemeğe evden işe ,
bütün bir gün alıcı -verici tele ekranlarla adım adım izlendii bir sistem içinde yaşanan hayatlar..İlk okuduğumda böyle bir yönetim şekli ve devlet olmaz diyordum.
Ta ki şimdiki yönetimimizin ilerki yıllarda eğer uyanılıp birşeyler yapılmazsa ve aynı yöneticiler başta olursa alacağı halin şimdiden verdiği sinyalleri alana dek.
Tek bir yöneticiye gözü kapalı itaat ediliyor.
Etmemek çok zor her köşede resmi ve altında ''Ağabey seni gözetliyor'' yazısı
Teleskrin adı verilen evin ve sokakların her köşesinde kişileri izleyen sürekli ağabey hakkında sesi asla kısılamayan yayınlar yapan bir alet..
Düşünce polisleri her yerde her an seni gözetliyor ve izliyor.
Bırak dile getirmeyi en ufak bir serzeniş bile yasak..
düşünme yasak..
Konuşmak yasak,hele yazmak ölüm sebebi..
Şimdi George Orwell in 35-40 yıl sonrayı düşünerek yazdığı devlet size tanıdık geldimi ?
Ya AĞABEY????

Kayıp Romanlar



Bitmeyen ne var ki?
Dünya da bitecek,yıldızlar bitecek.
Kıpkırmızı umudumuz ,sevgi yüklü tomurcuk, sen bitmedikçe hiç birşey bitmeyecek !
Yolun başındayız.
Sen bitmeyeceksin sevgilim!
Ne güzelsin!
Araba köşeyi kıvrılırken yaptığın gibi , dön bak kapalı pencereme! Gözlerim senin üstünde ,
perdeyle örtülü camın arkasındayım sen görmesende!
İNANAMAYACAĞIN KADAR ÇOK SEVİYORUM SENİ!
Yaşamım boyu eneyiliğile mutlu oldum!
Böylesini sen tattırdın bana.....
Aşağıdaki yazıma ilham olan , küçük kadın , ot yeşili gözlü Esme ve koca adamı Doktor Nahit'in hikayesi
bol aşk ile birlikte harmanlanmış yakın siyasi tarihli bir Vedat Türkali romanı.
1200 sayfalık Güven'ini bir haftada bitirdiğimde karar verdim onun romanlarını gözü kapalı almaya , yazar için kitap almaya..
Sade bir öz türkçesi,akıcı dili ile hangi sayfayı ne zaman okunduğunun farkına varmadan bitireceğiniz bir roman...
Güven'de istanbulu bana eski görünümüyle anlatan,tramvayları,muhallebicileri,sevgiliyle buluşulan bey oğlu sinemaları , dede efendileri ile içinde kaybolmamı sağlayan sevgili yazarımız
Kayıp Romanlar'da da yeni istanbulu yine eski gibi yaşayan Nahit'in gözünden Esmesinide içine aldığı büyük bir aşkla yakın siyasi tarihi farklı aılardan ,farklı pencereler açarak ,sıkmadan anlatıyor..
Güven'in sonunda Seher ve Turgut'a ne olduğunu yeni bir roman yazarak siz bulun diyen yazarın sözüne uyup seher ve turgutu yazmaya kalkışan Nahit bu romanda kaybolup kendi romanını yazıyor..
Okuması zevkli,
okudum bir daha okumak için kitaplığımın baş köşesine kaldırdım...
bekle Esme ve Nahit yakında yine aşkınıza şahitlik etmek istanbul özlemimi dindirmek için uğrararım....

Eskimeyen Aşkım


''Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce ''
dizelerini senin için söylerdim bilseydim ozamanlar
beni bırakıp gittiğinde,
seni kaybettiğim,köşe bucak arayıp,bulamayıp günlerce ağladığımda,
sonra gittiğin, götürüldüğün,bulunduğun yerlerde mutlu olduğuna inandırğımda kendimi.
Ama nerde olursan ol hep özledim seni.
Evet ,aşıktım sana
olurmu öyle şey deme
gülme,
gerçekten aşıktım sana.
İyi niyetine,
insanlara olan sevgine,hayallerine
ve kötülere karşı dimdik duruşuna
ve sadece sana aşıktım.
Yenilsende yel değirmenlerine benim hep kahramanımdın,
sen Dulcinee du Toboso'ya aşık olsanda ben sana hep aşıktım Don Kişot
Evet,
ben Don Kişot'a aşıktım 48 sayfayı dönüp dolaşıp okuduğum,benim olan ilk kitaba,
o kitaptaki kahramana aşıktım.
Hep komşu oğluna yada sıra arkadaşı ilk aşk olacak değilya
ben ona ilk kitabımın kahramanına aşıktım bundan 20 sene önce.
O yılllarda her cansız eşyama can verdiğimde yaptığım gibi gece üşümesin diye üstünü örtmüş,
çok yan durduğunda canı acımış diye düşünüp yerini konumunu değiştirmiş
canlı bir varlığım gibi bakmıştım onada.
Ama bir gün kaybetmiş günlerce ağlayıp,
''acaba gece üşüdümü'' diye düşünüp tekrar ağlamıştım...
Yıllar sonra indefix 7 sanal kitap fuarında rastladım önce tanımadım değişmiş yüzü rengarenk cıvıl cıvıl bir görünüm yerini ,griyeşil bir hale bırakmış

oda benim gibi yaşlanmış
üzüldüm ama ,yıllar sonra onu bulduğuma okadar sevindimki hemen selam verdim
sohbet ettik biraz ,eski günleri özledik
Ama bana daha çok anlatacak şeyi vardı 48 sayfalık yaşantısının 292 sayfaya çıkmasından anladım.
Sabırsızlıkla ve heyecanla onu artık bana dönmesi için ikna ettim.
Bir haftaya kadar eski günlerdeki gibi hep birlikte olacağızve biz eksik kalan sayfaları beraber yaşayacağız
ve artık beraber yaşlanmaya devam edeceğiz...

Gitmek mi?



Gitmek mi? kalmak mı?
Bu kararı vermek mi?
Bu karara boyun eğmek ,kabullenmek mi?
Sırtını döndüğünde bir daha asla dokunamayacaklarına,kokusunu içine çekemeyeceklerine,sesini duyamayacaklarına içinden''kal de,ne olur kal de kalacağım ''demek mi?
''Kal desem de kalmaz ki''diyecek kadar ümitsiz-umutsuz olmak mı?
Hangisi oldunuz hayatınızda giden mi-kalan mı?
Bu sorunun cevabını her aradığımda cam kenarına başını yaslayan,
sarı far ışıklarının önce yolu sonra yüzünü anlık aydınlatmasına izin veren,
bu sırada cama yansıyan bakışlarıyla gözgöze gelmekten korkan,
geride bıraktığı sesi duymamak için kulaklarındaki ezgiyi en yüksek sesiyle dinleyen,
ellerini asla bir araya getiremeyen,getirsede nereye koyacağını bilemeyen,
en sonunda gözündeki yaşları kulağındaki ezgiyle birleştiren olurdum.
Uzun uzun mesafeli yollar alırdım bir daha asla geri dönülemeyecekli...
Giden değildim kalanda yoktu ardımda bugün ama ben yinede uzuuun uzuuuun yollar almak istedim.
Parmaklarım dizlerimde, eşlik ederken dilimdeki
''Eksik bir şey mi var hayatımda
Gözlerim neden sık sık dalıyor
Eksik bir şey mi var hayatımda
Gökyüzü bazen ciğerime doluyor
Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
Atsan atılmaz, satsan satamam
Eksik bir şey mi var, anlayamam
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam
Kalksam duraktan dolmuş gibi
Arka koltukta unutulmuş gibi
Terliklerimle, gelsem sana
Sonunda aşkı bulmuş gibi''
ezgisine
,ben camdan yansıyan yüzümü izledim.
Ve özledim uzun yolculuklarımı ,gidenli kalanlı olmayan yolculuklarımı
el sallamadığım,el sallanılmayan yolculuklarımı.
Kitabımı fazla okuyamadan(miğdem bulanır hep:) koltuk filelerine sıkıştırdığım,
bilmem kaç defa otobüste izlediğim Taşıyıcı film replikleriyle uykuya daldığım
burnuma gelen kahve kokularıyla uyandığım,
inince ilk işimin yatağıma uzanıp uyumak olduğunu düşündüğüm,
ama bunu hiç yapmadığım
tutulan boynum ,ağrıyan sırtıma rağmen ,
koltukta saat sekiz uyanışlarımı ,toparlanışlarımı,
eksi 40 lara inişlerimi,
''Hoşgeldin hocahanım''sözleriyle minübüsçünün elimden valizlerimi alışını,
minübüsün dolmasını mavi tahta kapılı köy kahvesinde bir bardak kaşıksız kırtlama şekerli çay ve sigarayla beklemeyi,
özledim bugün hem de çok özledim...
Bacaklarıma değen yumuşaklıkla aniden geriye sendeledim korktum mu?
Sanmam korkacağım kadar değildi.
Elimde çayım simidim,yurt kapısının demirlerine yaslanmış kimbilir nerelerde dolaşıyordu beynim,bu yüzden irkildim.
Oysa bundan beş yıl önce böyle bir durumda çığlık çığlığa tepki verirdim.
Olaylara karşı ifadesizliğim belirdi bugünlerde eskisi gibi çok sesli değilim.
Hafif bir gülümsemeyle izin verdim bacaklarımın arasında gezinmesine Mızmız'ın
Mızmız mı dedim ?
Nede çabuk koyuvermiştim adını sarı tüyleri uçlara doğru kirden kahverengileşen köpekciğin.
Çabuk değildi aslında başka bir Mızmız'a benzettim
Elimdeki simit parçasını koydum önüne yemedi.
Yemezmiydi köpekler simidi ?
Oysa yerdi?
Yermiydi?
Yada ben bir köpekle karşılaşıp ona birşeyler vermeyeli hatırlayamayacağım kadar uzun zaman mı olmuştu.
Evet olmuştu sarı bir köpek bacaklarımın arasında dolaşmayalı uzunnnn zaman olmuştu.
Pazardı ,
o zamanlar sevmezdim pazarları .Pazarlar sevilmez mi demeyin ;
Hafta içi her sabah odun ,tezek karışımı bir soba yakar ,
bu soba iki güne bir borularıyla birlikte başınızdan aşağı kurum boşaltarak devrilir ,
tahta tabanı çökmüş sınıftan her süpürmede bir kova kum çıkar ve o toz bulutu arasında saçlarınız kahverengiye çalarsa
ve sizin tüm bunlardan sonra gireceğiniz sıcacık bir banyo yerine boruları donmuş odanın birinin kenarına 1 metrekarelik, tuğla yükseltilerek yapılmış bir banyo bekliyorsa.
sizin tek banyo şansınızda hafta sonları öğretmen evindeki ise
ve cumartesi sıcacık banyoyu,arkadaş koridor sohbetlerini,
tek eğlence batak masalarını bırakıp pazar sabahı saat 12'de köye dönen minübüsü kaçırmamak için köy minübüsçülerini arıyorsanız telefon telefon üstüne
SEVMEZSİNİZ.
Sevmiyorken yine bir pazar gününü omuzlarımda valizim ellerimde bir haftalık mutfak alışverişim .
Yol kenarındaki bakkalın önünde minübüsümü bekliyorken dolaşmıştı bacaklarıma ,yine sarı ama daha büyükçe bir köpek yavrucağı .
Ama o zaman zavallı, attığım kuru ekmeği bile patilerinin arasına almasıyla yemesi bir olmuştu .
E şimdi bu yavru niye yemiyordu üstelik susam ekstrasıda vardı bu sefer
Soğuktu ,yiyecek bir şey bulamamış olacaktı ki kuru ekmeği bile yedi diğeri koca bir kemik gibi .
Ama bu Mızmız'ın sıcak ,hergün yurt yemeklerinin yediği önünde yemediği arkasındaydı sanırım yermi kuru ekmeği.
Onunda alıp getirseydim buralara o da yemezmiydi ki.
Alışırmıydı buralara yediği o kuru ekmeği versem bu defa beğenmezmiydi?
Köpeği de kendi nankörlüğüne alet etme Selda dedim kendi kendime bu senin nankörlüğün
kapımı asma kilit yerine normal kilitle açayım ,
yüzümü musluktan akan suyla yıkayayım,
okula kaldırımdan yürüyerek gideyim ,
yatak yapmak,toplamak zorunda kalmadan sabahları örtüsünü üzerine atıp çıkayım
gibi basit isteklerin varken şimdi ne bu memnuniyetsizlik ?
Ne bu unutkanlık ?
Ne çabuk alışıyoruz bulunduğumuz ortama ne çabuk unutuyoruz ... ve bir köpek yavrusu ne çok şey hatırlatabiliyor insana .

İlk Kadın Misafirim(Ece Temelkuran)


Cengiz ;
''Bu yerlerde trenler doğudan batıya,batıdan doğuya gider gelir,gider gelirdi.
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında,ıssız,engin sarı kumlu bozkırların
özeği Sarı-Özek uzar giderdi.''
sözleriyle son vermek üzereydiki konuşmasına o geldi.
Bir anda tüm yüzler ona çevrildi .
Hepsi erkekti.
O bukadar erkeğin arasında tek olacağını düşünmemişti ,
onu buraya davet eden de düşünmemiş,o gelene kadarda hiç farketmemişti.
Kızardı yanakları ,ne söyleyeceğini bilemedi,anlatacak okadar çok şeyi vardıki
Ve onu can kulağıyla dinlemeye niyetli bir kişi.
Cengiz Kazak bozkırlarında yaşanmış bir öykü bırakarak akıllarda
Daha önce piskolojiyi anlatan,
kısa öykülerle keyfe keyif katan,
bir çok kitabı inceleyip tanıtan,
ve sahne diyerek tiyatro yapan,
gülmekten yerlere yatırıp,
yakın siyasi tarihle ciddi konulara giren hatta aynı dönem farklı görüşleriyle birbiriyle kıyasıya çatışmaya giren,
tartışmanın en hararetli yerinde bir şiirle ortalığı yumuşatan,
yüzlerce yazarın,şairin yanındaki yerine geçti.
Ve ECE aldı sözü,
herkes ve ev sahibesi şimdi susmuş sadece onu, ilk kadın misafirini dinlemekte şu saatlerde
ki o MUZLARIN SESLERİ olduğunu iddia etmekte.

İnişlerimçıkışlarıM


Aşık değilim.
Liseli hiç değil.
Sıcaklar da,
her sabah içime çektiğim portakal çiçeklerimin kokusu da terk etti beni.
Çağla tezgahları da kalktı bir bir.
Papatyaları bile göremez oldum yanından geçtiğim tarlada
Bu durumda baharın üstüne de atamam ki;
şu yorgunluğu,
unutkanlığı,
kendini bilmezliği,
her işin başına yarım, sonuna yamalak getirmeyi ,
yetememezliği,
vurdumduymazlığı,
bunun nedeni konusunda en ufacık bir fikre sahip olamamazlığı,
ve bundan doğan aşırı memnuniyetsizliğimi diye devam etmem gerekirken
bu satırları yazan ben miyim şaşkınlığından uzak, melankolimle baş başa şu saatte şu şarkıyı dinlemekten zevk almanın tedirginliğini...

Gelincik Gelini

Kocaman bir ceviz ağacının gölgesindeydi benim şehrim.
Sıra sıra taşlardan örülmüştü evim.
Bir oda, bir mutfak gerisini neyleyim.
Gelincikten bir gelindi hatırladığım ilk misafirim.
Taştan yapılmış koltukların kenarına iliştirdiğim.
Ve taştan yapılmış ocağımda fırınladığım toprak fincan takımlarıyla çayımı ikram etmiştim.
Yan tarladan toplamıştım masamdaki çiçeği ve yemek niyetine tabağındaki çiğdemi .
Kınalar sürmüştük yan komşumla kaya üzerindeki yosunları tükürüğümüzle ıslatıp,
Sonra unutup evi,çayı,çiğdemi,gelincik gelinini ,
yeşil buğday başaklarıyla kaplı yokuştan yuvarlanarak bıraktık kendimizi.
İçimdeki umut ve hiç büyümeyen çocuk işte bu güzel anılarımda gizli.
Sana da yaptım dün, ceviz ağacı gölgesi bulamasakta taştan bir ev ve gelincik gelinini.
Hatırlamazsın büyük bir ihtimal ama ben hiç unutmayacağım, bir çiçeğin geline dönüşmesi esnasında gözlerindeki şaşkın sevinci.
Ve emin ol yapacağım.
Benim gibi hatırlayacağın, hatırladığında ve anlattığında gözlerinin parlayacağı anılarının olduğu bir çocukluğa sahip olman için elimden geleni.

2 Ocak 2010 Cumartesi

İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...
Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil...
Ölmek, belki bazen.Bize düşen, yaşamak. Koşullar ne olursa olsun yaşamak...
Ayakta kalmak...Haydi sıyırttın, sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor...
Uzun yaşamak, bir ayrıcalık. İyi, güzel...Ama ayakta kalmak, kalabilmek.
Ceza! Müthiş bir ceza!
İlkokuldaydım, birinci sınıfta. Hiç unutmadığım bir cezaya çarptırıldım. Karatahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya dönük, ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak... Utanıyorum, midem bulanıyor. Ölmek istiyorum. Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum. Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum: kabak çekirdeklerim! Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim.
Mahmut'la (Benden bir buçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa gidiyor) eve giderken yiyecektik.
Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Köşkü'nün orada.
Bahardı... Bademler açmış, tepeye giden toprak yol bomboş.
Ev yok pek. Apartman hele hiç yok.
Göz alabildiğine tarla. Papatyalar, gelincikler. Haydi be sen de!.. Ne diye ölecekmişim... Mati'ciğimle güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek, konuşa gülüşe eve gitmek varken!Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar peşinde ayakta kalabildiğimi görüyorum.
Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma!
Değer mi?
Birşey yap.
Met'i anımsıyorum, Sevgili Aziz Nesin'i...İçim ısınıyor yeniden.Kalk hadi diyorum, durma koş, birşeyler yap. Yaşa...Dur diyorlar bir yandan da, koşma...
Yeter, dinlen artık. Koşma...
Öl artık! Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha...
(YILDIZ KENTER)

Kar kesti yolu
sen yoktun
oturdum karşına
dizüstüseyrettim
yüzünügözlerim kapalı.
Gemiler geçiyor
uçaklar uçmuyor
sen yoktun
karşında duvara dayanmıştım
konuştum konuştum
konuştumağzımı açmadım.
Sen yoktun
ellerimle dokundum sana
ellerim yüzümdeydi.
(NAZIM HİKMET)

22 Kasım 2009 Pazar

Göğe Bakma Durağı...

Ikimiz birden sevinebiliriz göge bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadıgım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göge bakalım


Falanca duraga şimdi geliriz göge bakalım
Inecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göge bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göge bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi agaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyecegimiz bir yer begen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldim bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Turgut Uyar

1 Kasım 2009 Pazar

kabuk bağlamasın yaralarım

''Önce sen'' demişti Zeynep.
At arabasının arkasına asılıp ,
Arabacının; '' İnin kızlar ,düşeceksiniz'' sözlerine aldırmadan,
Saçlarımız yarı yağmurlu rüzgarda ıslanarak savrulduğunda ,
Ellerimiz ıslak kasaya tutunmaya çalıştığı anda ,
Önce sen demişti,
Önce sen atla.
Atlamış ,atlamamla yol kenarındaki dikenli çalılıklara yuvarlanmam bir olmuştu.
Zeynep'te ardımdan atlayıp aynı yuvarlanmayla soluğu yanımda almıştı.
Üstümüz başımız çamur,yüzümüz gözümüz çizik ama gözlerimizde hınzırlık ,
Dudaklarımızda kıkırdamalar vardı.
İşte o günden kalmaydı dirseğimizdeki yara.
Ağlamamıştım,ertesi günlerde kabuğuyla oynayıp ,kanatıp tekrar kabuk bağlatmıştım.
Sonra tekrar kaldırmış iyileşmesine izin vermemiş,yine kanatmıştım.
Bir çok yarama yaptığım gibi.
Pencere kenarında yağmuru seyrederken, bir at arabasının yoldan geçmesi ve yaramın sızlamasıyla bir bir sıralandı bu geçmiş an kareleri gözümün önüne.
Zeynebi düşündüm sonra,
Onun da dirseğindeki iz duruyor mu ?
Onun da başka yaraları oldu mu?
Kabuk bağlamayan yaraları.
Kabuk bağlamasına izin vermediği yaraları,
Canını yıllar geçse de acıtıyormu acaba?
Büyüdü mü ? Büyüttü mü ? içindeki çocuğu..
Keşke sorularıma cevap bulabilseydim.
Keşke yanımda olup yaralarımıza gülebilseydik.
Ben ise küçük bir kadın büyüttüm, çalılıklara yuvarlanan yeşil gözlü küçük kız çocuğundan ,
küçük bir kadın.
Yaralarının olacağını bile bile hala çalılıklara atlayan,
Atlayıp yaraları olan,
Yaralarının iyileşmesine izin vermeden tekrar tekrar kanatan.
Ve bunu yapmaması gerektiğini asla öğrenemeyecek olan,öğrenmek istemeyen küçük bir kadın...

29 Eylül 2009 Salı

Taze biber salçalı,ceviz yaprağı kokulu nefesim...


Erken kalkmayı sevmeme halim,sokak kapısını açıp saat 7 havasını içime çektiğimde son bulur.
Osaatte toprak daha bir başka kokuyor sanki.
Yüzler daha bir başka gülüyor,ya da bana öyle geliyor:)
İşe yetişme ortak amacı ortada biryerlerde buluşturuyor ve tanımadık günaydınlar tanıdık gibi dökülüyor dudaklardan...
Bu gün erken dediğim saatten çok daha erken kalktım saat 6 havasıyla çıktım kapıdan.
''Bu sene kış çabuk geldi üşüdük üşüdük''sözüyle baktım sağa
Tanımadık bir ''günadın'' ve ''evet çok sağuk'' karşılığımla devam ettik yola..
''Kars daha soğukmuş , kar yağmış,nasıl yaşıyorlar orda'' şaşırmasıyla gülümsedim,
Ben dalıp giderken Kars kelimesiyle o yıllara verdiğim belli belirsiz ''bilmem'' cevabını duymadan çoktan yönelmişti o fırın kapısına...
Oralarda ne hissettiğimi,nasıl hissettiğimi ilk günki heyecanı yada acısıyla şu anda hissedebilmemin tersine,
o soğukta ne yaptığımı nasıl yaşadığımı anımsayamayarak bilmem cevabıyla yürüdüm,yürüdüm,yürüdüm...
ne kadar yürüdüğümü bilmeden tıpkı nasıl yaşadıklarını bilmem dediğim gibi sessizce ve dalgın...
Ta ki taze çekilmiş biber,damlara serilmiş biber salçası kokusu keskin bir şekilde ciğerlerime dolana kadar...
Hazır dolmuşken çekeyim dedim içime söylediği gibi burnumdan alıp ağzımdan vererek göğsümü doldura doldura...
Yürüdüm ,nefes alıp vermelerim ve çocukluğumda yere sarkan dallarından tırmandığım ceviz ağaçları eşlik etti bana yolun solunda...
.Taze bir filiz ceviz yaprağı koparırken ,bir saatlik yürüyüşüm gönüllü servis arkadaşımın şaşkın ve orda ne aradığımı ima eden bakışlarıyla ve araba penceresinden kafasını uzatmasıyla son buldu...
Ayaklarım yerden kesildiğinde ciğerlerimde taze biber salçası havası,
parmak uçlarımda ceviz yaprağı kokusu,
içimdeki seste ''Bunu birdaha yapmalı'' diyordu...

17 Eylül 2009 Perşembe

Öpücüğün Miladı


öpücüğün miladı
Milattan önce Roma'da yasayan bir ayakkabıcının çok geveze bir karısı vardır.
Günün birinde sabrı taşan adam yerinden fırlar ve karısının dudaklarını kendi dudaklarıyla kapatır.
Hoşlarına gider keşfettikleri bu yakınlaşma.
Ama yalancı tanrılara taptıkları gerekçesiyle tutuklanırlar ve çok geçmeden. Ayakkabıcı ,yargılandıgı mahkemede hayatın tadını anlamak için insanların mutlaka dudak dudaga öpüşmesi gerektiğini söyler.
Hakim,kendisi gibi yaşlı olan karısını öpse de bir tat alamaz ve ayakkabıcıyı yalancılıkla suçlar. Öpüşmenin mucidi,hakime genç bir kızın dudaklarını önerince hakimin karısının öfkesiyle karşılaşır ve en karanlık zindana atılır...
Paul Eluard'dan sevgi düşmanlarının korkacağı dizeler:
İnsanlarda tek sıcak kanun
Üzümden şarap yapmaları
Kömürden ateş yapmaları
Öpücüklerden insan yapmalarıdır.. .
okuyor oldugum Sunay Akın'dan gülümseten satırlar...

13 Eylül 2009 Pazar

an-ı- çiçeğim ve papatyam

Yemyeşil kırlarda dalında da severim,
demet demet avuçlarımda da.
Kucak dolusu olanınıda severim,
çay bardağına ıslamış yalnız halinide..
Fotoğraf karelerinde de severim,
üç renk boyalarla resmedilmesini de.
Su yeşili bir taşın içinde boynumda kolye halinide de severim,
bembeyaz bir duvağın tacında da.
Hep canlı olsunlar bende isterim ama, bu papatyalar kitap sayfaları arasındaki kurutulmuş halleriyle de bir harika. Hangi kitabıma el atsam onlar çıkıyor bu günlerde karşıma.
Kimbilir hangi mevsim kimbilir hangi ben koydu onu oraya hangi duygularla..
Papatya değil ,sarı bir çiçek ama papatya kadar güzel,hiç beklemediğim bir anda dün düştü kitap sayfalarından avuçlarıma
yeşil kağıt üzerini süslemiş sarı bedeni,ufalanıp yok olmasın diye kaplanmış saklanmış birgün bulunmak umuduyla...
oldu ,
buldum seni sarı çiçeğim beyaz papatya gibi senide çok seveceğim...

11 Eylül 2009 Cuma

Bir Çift Mandal

bir çift mandal


Her sabah yataktan bir kütle gibi kalkıyorum. İçim bomboş ama ağır mı ağır.
Ev, ev değil sanki; bütünüyle yalnızlık. Ve yalnızlık o kadar sessiz ki, toz tanelerinin yere düşüşünü bile duyuyorum. Bir de sürekli iç geçiren buzdolabını. Toplamıyorum yatağı. Ne anlamı var ki. Su akmasa da olur yüz yıkamak için. Zaten yıkamıyorum da hayallerin kaybolmaması için. Hep, o gün diyerek kilitlemiyorum kapıyı..
Belki ... Belki ....,
"Pencereler kahkaha, kaldırım dünya neşesi,hava mis gibi sabun kokacak. Ve bahçede çamaşırlar, ay çiçekleri misali yüzleri güneşe doğru rüzgarla uçuşacak sen geldiğinde.
Hep yaptığın gibi tutturmuş olacaksın saçlarını bir çift mandalla.
Ben, o zaman anlamlı, koltuğumun altındaki bir somun ekmek değerli olacak."diyorum.
Bu benim kan oturmuş, morarmış iç yaralarımdan bir tanesi. Oysa ne kadar basit şeylerdir çamaşır mandalları. Ve nasıl zehir eder bana her çamaşır yıkanışını yada rüzgarda uçuşan çamaşırlara gözlerimin takılışını.

Bazen kendimi İkarus gibi hissediyorum.
Hani şu babasının tüyleriyle ucan İkarus.

Düşlerimde;
Deniz kenarındaki bir evin bahçesinde mangal yapıyordum. Sonra evin kapısı açıldı ve tekparça, uzun etekli elbisesi ile dünyalar güzeli bir kadın, onunla aynı gözleri taşıyan küçük bir kız çocuğuyla birlikte elinde tepsiyle bana doğru geldi. Küçük kız kadının uçuşan elbiselerini yakalamaya çalışarak oyun oynuyordu. Kadın elindeki tepsiyi bana doğru uzattı. İçinde pişirmem için temizleyip hazırladığı balıklar vardı.Uzun uzun gözlerine baktım. Onu sevdiğimi söylemek istedim. Dudaklarımı araladığımda söyleyemeden uyandım.Sen benim olduktan sonraki ilk yaz o evi satın aldım. Tüm birikimimi kullandığım için ilk iki sene hiç dokunamadım. Sonraki her yaz tatilimde yaklaşık 10-15 gün evin tadilatıyla uğraşıp rüyamdaki haline getirdim. Duvar diplerine çimen ve papatya resimleri yapmadım. Dolaplarına kurumuş papatyalar asmadım. Bunları senin yapmak istediğini biliyordum artık ne de olsa.Son bir haftadır oradaydım. Orada son bir kez kalmak istedim. Bahçede oturup bekledim. Kapı açılmadı. Ve sen uçuşan eteklerinle oynayan bir kız çocuğuyla çıkıp gelmedin. Ve uyanınca yanımda olmaman gene acıttı. Ağladım. Ve bundan hiç utanmadım .

Tutunamayanlardan mısınız?

YIL 2007
Her adımımı attığımda Antik Sahaf'ın kapısından içeri,peri tozları dökülür başımdan aşağı
dokunduğum her kitapta yeni tanıştığım dostlarıma sarılırım sımsıkı
Ama o gün başkaydı
o gün rastgele dokunmak ve içinden çıkacak yeni dostlarıma sarılıp ,öykülerini dinlemek için değil
daha önce Tehlikeli Oyunlarıyla oynadığım bir dosta Oguz Atay'a tekrar merhaba demek için girmiştim kapıdan..
sesizce raflara yöneldim aramaya koyuldum
''şiiişt burdayımm''
diye seslendi alt raftan birisi
''kimsin?''dedim
''biziz Selim ve Turgut:) ''
eğildim alt rafa ''Tutunamayanlar''
''merhaba''diye gülümsedim...
Selim ve Turgut'a
taktım ikisinide koluma dogru yeni hikayeler için sesiz bir köşe bulma amacıyla kasadaki:)
kısa boylu,az göbekli top sakallı yaşlı amcaya..
bize heyecanla selam verdi;
''İçeriye girip Oğuz Atay’ı aradığınızı fark ettiğimden beri heyecanla bekliyorum gelsede sohbet etsem diyorum.''
Ben bir şey diyemiyor gülümsüyorum..
‘’yeni tanıştığınız birine ilk ne sorarsınız?’’
‘’ismini’’
‘’başka?’’
‘’ya Selim kopya versene ne diyo bu adam ?’’diyorum
‘’dinle Selda oda bizim eski dostumuz diyor.’’
Bana kopya vermeyen Selim’e kızıyorum
‘’bilmem nereli olduğunu filan heralde’’diyorum
‘’biliyormusunuz biz yeni bir insanla tanıştığımızda ne adını ne nereli olduğunu sorardık.
İlk sohbetimizde ismini bile bilmeden ne okuduğunu sorardık ardındanda Oğuz Atay okuyup okumadığını’’
Sesi bulanıklaştı başı öne eğildi
Uzun zaman oldu Oğuz Atay okuyan birini görmeyeli
Onunda gözleri sizinki gibi su yeşiliydi
‘’kimden bahsediyor bu selim?’’
Bir papatya mevsimiydi tehlikeli oyunlar oynayarak tanıştırdım onu Oguz Atay’la ,
Sonra gidiyorum bile demeden gitti
Şimdi merak ediyorum tutunamayanları okudu mu?
Ben gittiğinden beri tutunamadım acaba o tutundu mu?
Dedi..
Ve bittik
Selim üzgün
Turgut üzgün
Ben üzgün sessizce çıkıp gittik…

Palyaço olmak yada olmamak...

Kaç defa palyaço gördünüz ?
Yada hayatınızda hiç palyaço oldunuz mu?
Çok gördünüz ama olmadınız mı?
Ben oldum...
Tarifsiz acılar gelip yerleşirken göğsümün tam ortasına,
yanında getirdiği düğümleride bir bir dizerken boğazıma,
ucunuda tutuşturup içimi cayır cayır yaktığında
güldüm...
Dudak kenarlarıma çizdiğim iki ince kırmızı çizgi ile mutlu göründüm.
Yorgunluktan ağırlaşmış gözlerimi yine aynı çizgilerle açıp büyüttüm.
Cebimdeki papatyam ,renkli giysilerimle rengarenk bir cümbüştüm,
kimi zaman arkadaşlarım,
kimi zaman ailem,
kimi zaman hiç tanımadıklarım için...
Defalarca palyaço kılığına büründüm,sürdüm boyalarımı,güldüm güldürdüm..
Bu bir maske değildi kandırmadım,yalan atmadım sadece kendi hüznümle boğmamak için sevdiklerimi anlık bir çözümdü,bir oyun...
Ama bir tek o buna inanmadı,yüzüm avuçlarında sildi boyalarımı,omuzuna yasladığımda akıtabildim gözyaşlarımı.
Sonra onunda tuttum elinden ve giyindik rengarenk palyaço kılıklarını,
ailemiz,arkadaşlarımız ve kim bilir kimler için şimdi gözyaşlarını sadece birbirlerinin görebildiği iki palyaçoyuz...
Şimdi tekrar soruyorum
Hayatınızda hiç palyaço oldunuz mu?
ben oldum
biz olduk...

Kelebeğimin kanadı kanadı

Bir rüzgar çarptı yüzüne kapıyı örttüğünde
çattı kaşlarını
içerden gelen seste bu rüzgar tokatına karışınca
hatırladı o gün bu gündü
aynı hava ...
aynı müzik...
tesadüfmüydü???
Kapatmasına gerek kalmadan gözlerini kendini 3 sene önce aynı yerde buldu...
o gün kapamıştı kapılarını
kapattığı anda ona ait olmayacağını bildiği,onlara ait olmadıgını hissettiği insanlara
Oysa ilk açtığında kapılarını sonuna kadar ,geldiklerinde gülümseyerek sarılmışlardı.
Gülümseme değil dudak kenarlarının gerilmesi oldugunu
kendi evinden kapı dışarı edildiği gün anladı
ve onları nankörlük denen o illlet duyguyla başbaşa bıraktı..
Neden hep böyle oluyor demedi,yeni evini elleriyle yaparken niçin,niye???
Sadece yorulduğunu hissetti artık ,artık yoruldum çok yoruldum diyebildi ama kilitlemedi yine de kapısını küsmedi her gelen aynı değildi yada böyle umuyordu...
yoruldu...
aldı kahvesini sigarasının yanına ''birtek onun sesi eksik'' dedi
o olsa herşey daha güzeldi
ama yoktu ondan geriye bir kaç satırlık turuncu kareli defteri duruyordu...
dokundu ona dokunur gibi açtı
okudu onla konuşur gibi
ve bu satırlar gözüne ilişti
okudu
okudu
okudu
ve okudugunu dinledi
yetmedi aldı siyah boyalarını eline
sonradan''hoca bu lojman cezaevi gibi olmuş sözlerine yol açan
Günüm yok; güneşim yok
Uykum yok;düşlerim yok
Kın olmuş susuyorum
Bir tek sırdaşım yok
Çektiğim acıların
demindeyim bu akşam
Pişman desen değilim
Bir harmanım bu akşam
Her gecenin sabahı
Her kışın bir baharı
Her şeyin bir zamanı
Benim dermanım yok
dizelerini yazdı duvarına bağıran harflerle ve iliştirdi yanına çizdiği gri ve siyah kelebeğinin kanayan kanatlarına
aynı hava
aynı müzik
aynı ses
aynı duygu
aynı ben
ve farklı bir soru düşüverdi dudaklarından o anda
acaba kelebeğim de aynı duruyormu kanadındaki dizelerle duvarımda...

10 Eylül 2009 Perşembe

Tek örgülü uzun saçlı al yanak

Hava orada yaşayanlara göre her Kasım da olduğu gibi Ona göre hiçbir Kasım da olmadığı kadar soğuktu. Öyle bir soguk ki burun,kulak,göz ne kadar duyu organı varsa duyarsızlaştıran... Tam karşısında ki duvar köşesini, eski tek kapılı buzdolaplarının haftada bir karlanan buzluklarına benzeten,
verilen nefesin geri alınmasına fırsat vermeden kipriklerinde donmasına neden olan bir soğuk...
Oysa onun bildiği soguk en fazla kaban giydirir,
biraz da titretirdi içini okadar.
Gözünü açar açmaz meşgul olduğu bu Kasım-soguk muhasebesini beyninin daha
sıcak bir köşesinde bırakıp,ikinci el çekyattan bozma sıcak olması gereken
ama haliyle sıcak olamayan yatağından doğrulup ,perdeyi araladı.
pamuk pamuk kar yağıyordu...
artık kalk elini yüzünü yıka vakti gelmiş te geçiyordu..
Ayakları anne evindeyken asla giymediği,giyse de hangi odada unuttugunu hatırlayamadıgı
ama son üç aydır sıkı dost olduğu terliklerini aradı,buldu.
Biri kırmızı biri mavi puanlı..
Teklerini bulmaya hiççç uğraşamazdı,öylece geçirdi ayaklarına.
Yerinden kalmadan uzandı sandalye üzerindeki annesinineski yeşil hırkasına.
Genellikle eski giyinirdi
zira ya sobayakarken ya da su getirirken yırtılıp,yanıp,çamur olabilirdi.
Zaten yenide olsa bu olasılıklardan en az bir tanesi kesinlikle gercekleşir ve giysiye kısa zamanda eski sıfatı yapıştırılırdı.
Bir ayağında kırmızı
bir ayağında mavi puanlı terlikleri,
omuzunda eski anne hırkası,hayli uyumsuz bir kılıkta ilerledi 1 metrekare banyosuna
yıkadı elini yüzünü şıkır şıkır buzlu suyla..
Sıra tahtasından yapılmış ikili rafından alüminyum çaydanlığını aldı.
Tek başına da kahvaltı yaplmazki
Kahvaltı yapmakta ne?
Tek başına da kahvaltı edilmez ki
Yok buda olmadı
Bu kahvaltılıklar tek başına da yenilmez ki
diye en doğru cümleyi bulduğunu düşünüp geçiridi içinden.
Su için bidona elini attı.
Bidon oldugundan ağırdı.
Donmuştu :( :(
eksi bilmem kaç derecedeki gecede ,yattığı odaya almayı unutmuştu.
İkisini de olduğu yere bıraktı.
''Zaten canım çay içmek istemiyor'' dedi.
Suya ve çaydanlığa kızgın ve küskün bir dudak büzerek.
kapı arkasına asılı,
dün Meryem'in
''Annem tandır yaptı,kete de getirecedim ama yolda Hanoların iti govaladı..
düşürdüm üğretmenim''
diyerek getirdiği kenarı kurumuş tandır ekmeğiyle tel peyniri sarıp yedi hızlıca.
Hızlıca ,herşey hızlıca burda.
Tuvalete gitmek hızlıca
el yıkamak
hele banyo yapmak daha da hızlıca.
Hızlıca eşek alınır komşu ahırdan.
Hızlıca bidonlar yüklenir sırtına.
Hafta sonları saat 6:00 da minübüse koşulrdu hızlıca.
Bu kadar hızlı hareketlerle yaşanan bu yerde ,
bir zaman ağır ağır ilerle,geçmek bilmezdi.
''Zaman sen çık aradan.
Şimdi hızlı hızlı giyinme ,hızlı hızlı okula gitme vakti dedi..
''Personel,kılık kıyafet yönetmeliğine uymaktadır''
diye ilçeye gönderdiği
243/bilmem kaç resmi yazısının aksine.
Likralı,ütü izsiz pantalonunu,
sıcak suya yıkayıp dahada kalınlaştırdığı,kalın yün kazağını giyindi tabi yine hızlıca.
Son birkez bakarken aynada yönetmeliğe uymayan kıyafetine,
anılı bir gülümseme belirdi yüzünde.
Kendisinin:
''Ben çok bakımlı bir öğretmen olacağım.Şıkır şıkır gideceğim her gün okula''
sözlerine karşılık
Annesinin:
''Korkarım saçını bile taramaya vaktin,fırsatın ve isteğin olmaz''
cevabını hatırladı aynada dağınık saçlarını görünce.
Hayır,okadar da bakımsız değilim diye gülümsemesini hemen ciddi bir iafdeyler yer değiştirtti.
Bunu ispatlamak istercesine aldığı 60 faktörlük güneş kemini,kar kremi olarak
kullanmak üzere sürdü yüzüne.
Evet,şimdi daha iyiydi.
Saçlarını da tarayıp toparlarsa şıkır şıkır olmasada ,
annesinin dediği gibi bakımsız da olmayacaktı.
Birazdan giyeceği kahverengi,tüylü çizmelerini saymazsa:):):)
Çizmeler ayağında ,bir eline kitapları ,bir elinde balta,
tek sürgülü tahta kapısını açıp günlük koşturmacasına,
hızlıca koştu odunluğa.
Yeteri kadar odun ve çıra kırmalıydı.
Aslında bu işi Ahmet amcanın oğlu Sedat yapmalıydı.
Dün gelip:
''Huğcaaa sen mazutun teneğesi gaç guruş bilinmi?
Çocuk he yaparım demiş amma(çocuk Sedat ta 32 yaşında) olmaz,kurtarmaz 60 lira iki ton oduna''
diyip, anlaşmayı bozana kadar.
Ahmet amca onun sözlerini hiç dinlemeden ,
mazot fiyatı üzerine tek kişilik konferansını vermiş,
onu kırılmamış iki ton odunla baş başa bırakmıştı.
Sana da ,oğluna da,mazotuna da diye söylenerek kırarken son çırayı,
parmağının ucundan beynine hızlı bir acı iletisi ulaştı.
Parmak ucunda ,yarısı ayrılmış et parçası ve kana ,
ağzında da acı bir ahhh a dönüştü bu ileti yolculuk sonunda.
Baltaya olmazı,keserle kırmalıydı çırayı biliyordu oysa.
Tekrarladı,
Ahmet amca ,sana da,oğluna da,mazotuna daaaa...
Avucuna aldığı baş parmağını sıkıca tuttu.
Minik kan damlaları düşürerek kara,hılıca koştu bayaz badanalı lojmanına.
Parmağını sarmaya çalışırken kapı çaldı.
Gelen çocuklar olmalıydı.
''Üğretmenim kapı kapalııı''
'' Evet canım kapalı,alın anahtarı ben geliyorum şimdi''
diye uzattı anahtarı.
İlk yardımını da yapıp ,
bu güne önce oduncu,sonra hemşire olarak başladı..
Artık asıl görevine dönme ,öğretmen olma zamanıydı.
Önce odunluğa uğrayıp kırdığı odunları kucakladı.
Yolda minik eller yardıma uzandı ailelerinin duyarsızlığına inat yapar gibi.
Hepsi yanmayan sobanın başına toplanmıştı içeriye girdiğimnde.
Çok bekletmeden yaktı ,artık ustası olmuştu ilk günlerde 20dk yakamadığı sobanın.
Sıralar soba kenarına dizildi,çoraplar çıkarıldı.
Minik,pis ve morarmaya yakın soğuk ayaklar sıra üzerine
Islanmış yün patikler ve çoraplar soba kenarına dizildi.
Isınıldı ,kurundu teneke sobanın çıtırtısı ve ıslak çoraplardan yükselen,tüyüyle haşlanmış tavuk kokusuna benzer bir kokuyla.
Isınan ellerle,kuruyan çorapar giyilirken Hayat Bilgisi olması gereken derste.
Tek örgülü uzun saçları ve al al yanaklarıyla İlknur belirdi pencerede.
Birazdan kapı iki tık tıklanıp tüm sınıfın geeeeelllll emriyle aralandı.
Biraz önceki gellll korosu:
''İlknur geç kaldın.Geç kaldığın için özür dileee'' diye ikinci emirlerinide verdiler tek örgülü ,uzun saçlı al yanağa
İki eli önde birleşmiş,baş aşağı,gözler yukarıda ,belli belirsiz
''Geç kaldığım için üzür dilerim üğretmenim''diyerek hemen sırasına koştu.
Hasta mı ,diye düşündü.Tamam yanaklar her daim kırmızıydı ama bugün başka bir şey vardı sanki.
Diz çöküp sırasının önüne alnına dokundu.
''hasta mısın?''
Cevap vermedi.Onun yerine ,her söze verecek bir cevabı olan yüzü orta çilli,kepçe kulaklı,önden iki eksik dişli Cihat:
''Hasta deel üğretmenim .Dün gördüm babasıynan samgaşa gitti''
Güldü Cihat'a
İlknur'a dönüp tekrar sordu:
''iyi misin?''
Yine cevap yoktu.
Hasta da değil çünkü ateşi yoktu.
Dizleri üzerinden doğruluyordu ki,tek örgülü uzun saçlı al yanak ,başını sıranın altına sokup hızlıca çantasından gazeteye sarılı bir paket çıkarıp uzattı.
Sıra arkasından bir kol,kafa yok gövde yok!
Bu ne şimdi?Şaşkınlıkla uzatılan paketi aldı.
Sıaraya oturup ,çenesinden tutup kaldırdı gizlenmiş,utangaç başı.
Gözleri hala sıra altındaki al yanağa sordu:
''Bu ney tatlım?''
ı ıhhhh yine ses yoktu.
Üst dişelriyle alt dudaklarını ısırıp,gülümsemeye başladı.
Gözleri hala sıra altında.
İlknur ve gözlerini sırayla baş başa bırakıp gazete paketini açtı.
Bu da ney?diye düşünürken ,
Aşağıdan gelen ince bir sesle söylenen sihirli sözcükler tüm sorularının cevabıydı.
''ÜĞRETMENLER GÜNÜN KUTLU OLSUN ÜĞRETMENİM''
Tek örgülü , uzun saçlı al yanaktan lk öğretmenler günü hediyesini almıştı.
Dünyanın en masum sunuluş tarzıyla,en değerli ve ilginç hediyesiydi onun için.
Ne miydi?
yarısı yenmiş peynirli çubuk kraker...
Niye mi değerliydi?
Köy bakkalında bulunmayan peynirli çubuk kraker,belliki dün Sarıkamış tan alınmış.
Bu gün öğrtmenler günü ne hediye etsem derken
O gün onun için en değerli şeyini,dün kıyamayıp yarısını yediği krakerinin diğer yarısını almış,kendince paketlemiş ve onunla paylaşmıştı...
Şimdi ne soğuk ,
ne Ahmet amca,
ne kırılmayan odunlar,
ne de kenarı kesilmiş baş parmağı canını sıkabilrdi.
Çünkü bu gün bir kez daha farkına vardı ki dünyanın en güzel mesleğini yapıyordu.
İyi ki öğretmendi.
İyi ki bu karşılıksız seven minicik yüreklere sahipti.
Ve 2004 Kasım'ı yaşadığı Kasımların en güzeli ve en özeliydi..